daha kapanmadan yüzündeki
tazecik elmas kesiği
metalik mavi bir bakışın
arsız buğusuyla bulanmadan henüz;
erit kendini durmadan,
kırmadan, kırılmadan
kanmaksızın fenni palavralara
inanmadan kurşun geçirmez yalanına
kolla, kendini kolla…
en keskin bakışında gurubun,
yani bir cinayetle doğumun
uykusuzluk sanrısıyla
kavuştuğu viranede
öpünce seni eros
birden hissedilir karanlık tadı
mefisto’nun yakıcı zehrinin,
su hülyasıyla çatlayan
dudaklarında.
yağmurların karışık,
kurşunların çapraşık,
hayatın da en az onlar kadar
karışık olduğu şu yorgun günlerde
inan, hiç benzemez bu mitralyözler
kuyruğu kalpli şehvet oklarına.
sökmez artık pera’dan çaldığın
o siyah beyaz numaralar.
kaçamazsın zorlasan da
yiğitliğin siyah-beyaz kuytularına.
evet sen, yüzüğündeki kesiği madalyon gibi taşıyan jön
dağılmaktan korkmayan, renksizlikten utanmayan.
gözlerimi alsa bile o jelatin gülüşün,
içine girmek korkusuyla uyansam da rüyalarımdan,
hayır eman yok sana, eman yok nadan.
yine bin parçaya bölüneceksin bir sokak arasında.
“nasıl da parlıyor, gençmiş daha” diyecekler
o hiç sevmediğin mavi gömlekliler.
sanma ki bomba gibi patlar ölümün
babıali’nin tam ortasında.
okunur sessiz gidişin
çayın son damlasında
bir bulvar gazetesinde
üçüncü sayfanın kıyısında.
sevinecek hırsızlar,ve deliler çok üzülecekler.
oysa demiştim sana deli oğlan,
kırılacaktın işte, belliydi ölesiye.
reva mı şimdi katlanmak,
zebanilerini yakmış kazanların acısına?
üstelik yine varolup,
yine bir kurşunla tuz-buz olmak uğruna.
kaç kere daha ırzına geçecek bilmem
bu huzursuz dişli uğultuları
ve geçmeyecek yine yıkamakla
kucağına atıldığın makine yağı,
piç olmuş bir aşkın artığı.
hiç yakışmazdı oysa sana
biblo olmak züppe pazarlarında,
aristokrat salonlarında, konken masalarında.
bir lumpenin kanaatkar sofrasında
eski bir bardak olmalıydın belki
yahut kalın çerçeveli bir gözlük
sallanıp duran mütemadiyen
beklerken emekli rıza efendinin
asırlık çınarlar gibi halkalanmış
zımpara gibi pütürlü boynunda
asla tükenememiş
hastahane kuyruğunda.
anlayacağın paslı bir kurşun değil
süt kokan bir yavru durmalıydı koynunda.
oysa şimdi gömsem bile seni
denizin kıyısına,öz be öz vatanına
tanımayacak kum taneleri
yaban ellerde yaban olmuş
bu billur kardeşini
anladın ya, hiçbir ölüm kurtarmaz seni
var git yoluna
makine kirine
dişli uğultusuna…